Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet

İstanbul Barosu’nda avukatlık yapan ve insan hakları üzerine çalışmaları bulunan Av. Rabia Gündoğmuş ile İstanbul Sözleşmesi’nin amacını, işleyişini ve Türkiye’nin sözleşmeden ayrılmasını konuştuk ve toplumun sözleşme ile ilgili kafasındaki soru işaretlerini en aza indirmeye çalıştık.
Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Kısaca kendinizden ve hukuk kariyerinizden bahseder misiniz?
2016 yılında İstanbul Barosu’nda stajıma başladım; üç buçuk senedir avukatlık yapıyorum. İnsan hakları üzerine yüksek lisans yaptım. Kadına şiddet dosyaları özelinde ceza hukuku ve aile hukuku başlıca çalıştığım alanları oluşturuyor.
‘Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin ilgili uluslar arası sözleşmeler ve 6284 sayılı kanun çerçevesinde değerlendirilmesi’ adlı kitabınızda İstanbul Sözleşmesi’nin serüvenine, etkilerine ve 6284 sayılı kanun ile ilişkisine değinip sözleşmenin detaylı bir değerlendirmesini kaleme aldınız. Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi’ne ilginiz nasıl başladı? Kitap yazmaya karar verme aşamanıza değinir misiniz?
İstanbul Sözleşmesi ile olan ilgim feminist bir kadın olmamdan ötürü. İlk sorunun yanıtında da belirttiğim gibi yüksek lisansım insan hakları üzerineydi ve kadına yönelik şiddet olgusu Türkiye’nin başlıca insan hakları ve demokrasi sorunlarından biriydi. Kadınların maruz kaldığı ayrımcılığın ve ataerkil toplumda yaşamanın dezavantajlarını çok küçük yaşlarımdan beri farkındaydım zaten. Feminist teori üzerine yaptığım okumalar ve Türkiye’de kadına yönelik şiddetin bu kadar yüksek boyutlarda olması çalışmanın konusunu belirleyen başat unsurlardı.
‘’İstanbul Sözleşmesi hiçbir zaman uygulanmadı’’
İstanbul Sözleşmesi’nin amacından, dünyadaki ve Türkiye‘deki işleniş ve uygulanış farklarından bahseder misiniz?
İstanbul Sözleşmesi’nin amacı Madde 1’de de belirtildiği üzere kadınları her türlü şiddetten korumak, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve şiddeti ortadan kaldırmaktır. Sözleşme şiddeti bertaraf etme konusunda çok ciddi bir potansiyeli barındırıyordu ancak hiçbir zaman uygulanmadı; bu sebeple de kadına şiddet her zaman çok yüksek boyutlarda oldu. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kadına yönelik şiddete dair verdiği kararlarındaki ihlal durumlarına bakıldığında da bu görülebilir. İHAM nezdinde başta Türkiye ve Doğu Avrupa ülkeleri ihlal kararlarının başını çekiyor; çünkü bu ülkeler hemen hemen aynı sebeplerle Sözleşme’nin uygulanmasına izin vermiyor. İstanbul Sözleşmesi her ne kadar Avrupa Konseyi nezdinde ortaya çıkmış bir hukuki metin olsa da imza bakımından Avrupa Konseyi üyesi ülkelerle sınırlı değil. Taraf Devletlerin Sözleşme’nin hükümlerini etkili bir şekilde uygulanmasını izlemek için GREVIO isminde bir izleme mekanizması bulunuyor.
‘’Şiddete maruz kalan herkesi koruyor’’
Toplumun bir kısmı tarafından belli sebepler öne sürülerek İstanbul sözleşmesi’nin zaman zaman mağduriyetler oluşturduğu dile getirildi. Mağduriyet oluşturduğu iddia edilen konulardan bazılarını tek tek ele alalım.
Kadın beyanı esastır konusu mağduriyet oluşturuyor mu? Eğer oluşturuyorsa sebebi nedir ve nasıl süregeliyor?
Kadının beyanı esastır ilkesi hükme esas alınır anlamına gelmiyor; orada kastedilen dezavantajlının beyanı doğrultusunda etkin bir soruşturma yürütülmesidir. Dolayısıyla
masumiyet karinesini zedeleyen bir durum yok. Yani kadının şikayeti doğrultusunda soruşturmayı başlat, şüpheli zaten isnat edilen suçu işlemediyse cezalandırılmayacaktır. Hiç kimse durduk yere biri hakkında suç ithamında bulunmaz; münferit vakalarda bulunduysa ve sanık hakkında beraat kararı verildiyse de örneğin iftira suçundan suç ithamında bulunan kişi hakkında şikayetçi olabilir ya da manevi tazminat davası yoluna gidebilir. Ancak belirttiğim gibi bunlar sayıca çok az örnekler genellikle bu suçların sistematik bir şekilde kadınlara yönelik işlendiğini istatistiklerle sabit. Kadın beyanı esastır ilkesi ile insanlar kadının beyanı koşulsuz bir şekilde doğrudur denildiğini algılıyorlar sanırım; kafa karışıklığının sebebi bu olabilir.
İstanbul Sözleşmesi’nde erkek nerede konumlandırılmıştır? Sözleşme erkeklere mağduriyet oluşturuyor mu?
İstanbul Sözleşmesi özel alanda şiddete maruz kalan herkesi koruyor. Sözleşme hiçbir şekilde erkeklere mağduriyet oluşturmuyor.
Sözleşme aile yapısına zarar veriyor mu? Sözleşme içinde herhangi bir aile tanımı var mı?
Sözleşme aile yapısına hiçbir şekilde zarar vermiyor; aksine şiddetin kökünü kazımayı hedefleyerek aile kurumunu güçlendirdiği bile söylenebilir. Pek çok ailenin dağılması şiddet yüzünden değil mi? Buna son vermeyi hedefleyen bir Sözleşme’nin aileye nasıl zarar verdiğini söyleyebiliriz? Ya da sürekli şiddet olan bir evde sırf aile dağılmasın diye hoş görmek ahlaki bir tavır olur mu? İnsan onurundan daha önemli hangi değer olabilir?
‘’Bu kadar temel bir konunun tartışılması utanç verici’’
En çok merak edilen konulardan biri ise LGBTİ, sözleşmeyi bir de toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim özelinde değerlendirir misiniz?
Öncelikle belirtmeliyim ki İstanbul Sözleşmesi LGBTİ+lara yönelik bir Sözleşme değil. Ancak ayrımcılık yasağına ilişkin 4. Maddenin 3. Fıkrasında cinsel yönelime ve cinsiyet kimliğine yönelik ayrımcılık yapılamayacağından bahsediliyor. Ayrıca Anayasa Madde 10’da da cinsiyet kimliğinden ötürü ayrımcılık yapılamayacağından bahsediyor. Bu kadar temel bir konunun 2021 yılında tartışılması sadece utanç verici bence. Belirttiğim gibi Sözleşme’nin 81 maddesinin hiçbirinde LGBTİ+lara yönelik bir hüküm yok zaten.
‘’Sözleşmeye şikayetin sebebi kadın ile erkeğin eşit olması’’
İstanbul Sözleşmesiyle ilgili olarak daha çok tarikatların ve dini grupların aleyhte açıklamalar yaptığını görüyoruz. Bu bağlamda sözleşme inançlarla ne derece uyum sağlamaktadır?
Gerek CEDAW’ın gerek İstanbul Sözleşmesi’nin derdi ataerkil, kadınları ikincil bir konuma indirgeyen her şeyle mücadeledir. Türkiye’de de kadına yönelik şiddetin son bulması için bu tür düşüncelerin zaten tasfiye edilmesi lazım. Şikayet eden grupların derdi bizatihi kadın ile erkeğin eşit olması durumudur zaten.
Türkiye örf adet gelenek görenek ve inançlarına oldukça bağlı bir ülke ve toplumun geneli bu doğrultuda yaşamlar sürmektedir. Tüm bu kavramlarla ile İstanbul Sözleşmesi ne derece uyuşuyor veya çakışıyor?
Eğer bir gelenek kadının şiddete maruz kalmasını meşrulaştırıyorsa bu insan onuru kavramıyla örtüşmez ve tasfiye edilmesi gerekmektedir. İnsan haklarından yana tavır alan herkes de böyle düşünmelidir; bu ahlaki bir duruştur aynı zamanda. En başından beri belirttiğim gibi CEDAW’ın ya da İstanbul Sözleşmesi’nin tek derdi kadın erkek eşitliğinin sağlanması ve şiddetin sona ermesidir. Eğer bir insan diğerleriyle eşit olmaktan huzursuz oluyorsa buna yapılabilecek bir şey yok; rahatsız olma durumu da hiçbir anlam ifade etmiyor
Eşitsiz kültürde büyüyen hakim ve savcılar
Sizce sözleşme bazı durumlarda gerçektende aksaklıklar doğuruyor mu? Eğer doğuruyorsa bunun sebebi Türkiye’nin hukuk sistemi mi, İstanbul sözleşmesi mi? Türkiye yargı sistemi ile İstanbul Sözleşmesi arasındaki entegrasyondan ve sonuçlarından bahseder misiniz?
İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanamamasının başat sebebi Türkiye’nin ataerkil toplum yapısı zaten; yargı kararları da gökten inmiyor nihayetinde. Hakimler, savcılar da o eşitsiz kültür içinde yetişmiş insanlar. Feminist hukukçular ”erkek adalet değil gerçek adalet” derken tam da bu eşitsiz pratiklere eleştiri yöneltiyor
‘’Kadem dahi tepki gösterdi’’
Biliyorsunuz ki Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gece vakti imzaladığı bir genelgeyle İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. Sizce bunun temel sebebi nedir? Ayrıca Türkiye’ye doğuracağı sonuçlar nasıl olacak?
Sözleşme’den çekilme fikri bir süredir siyasi iktidar tarafından dile getiriliyordu zaten. Bu konuda kendi içlerinde bile yeknesak bir görüşleri yoktu. Örneğin Sümeyye Erdoğan’ın yönetim kurulu üyesi olduğu KADEM dahi tepki gösterdi Cumhurbaşkanı kararına. Sözleşme’ye tarafken bile kadına şiddet bu kadar yüksek rakamlardayken taraf olunmama halini düşünmek bile istemiyoruz. Şimdiden fiili bir durum oluşmuş halde zaten. Kolluğun şiddete maruz kalan kadınları kapıdan geri çevirdiklerini biliyoruz; bu çok korkunç bir durum. Ki 6284 sayılı Kanunda İstanbul Sözleşmesi’ne dayanılarak hazırlandı; dayanak hukukun olmaması durumunda iç hukukun ne olacağı da meçhul.
Sizce Türkiye sözleşmeden çekildikten sonra 6284 sayılı yasa sözleşmenin yerini doldurabilecek mi? Ya da daha mı fazla yararlı olacak?
Hayır olamayacak. 6284 sayılı Kanun zaten İstanbul Sözleşmesi’ne koşut olarak hazırlanmış bir kanun.6284 sayılı Kanun Madde 1’de İstanbul Sözleşmesi’nin esas alındığı yazıyor zaten. Uygulamada yığınla sorun varken çekilme kararıyla bu sorunlar daha da artacak.
Semih Okta

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir