Bizimle iletişime geçin

Yazarlar

Dijital Medya Dünyasında Yaratıcılık Meydan Okuması: Mimarın Medya Okur-Yazarlığı

Prof. Dr. Didem BAŞ
İstanbul Arel Üniversitesi

Mimarinin büyüsü insanın gündelik hayatta rastladığı çevreleri, taş, toprak gibi bir takım malzemelerle bağımlılık yaratan, bizde güçlü duygular uyandıran yapılı çevrelere dönüştürmesindedir. Büyünün gücü yapıyı oluşturan inşaat malzemesinde değildir, bu malzemelerle yapının ve yapılı çevrenin bize fısıldadıklarındadır. Mimar, her bir bireye uygun doğru kelimeleri bulmak için araştırır. Büyünün gücü kelimelerin isabetli oluşuna bağlıdır ve etki alanının ulaştığı kitlenin büyüklüğü ile orantılıdır. Bu bağımlılık, iletişim teknolojilerini diğer kültür aktarıcı tasarım kanalları için olduğu kadar mimarlık için de vazgeçilmez kılar.

Mimarlığın yaratıcılığında kitle iletişim teknolojilerinin etkisini anlamak adına başvurulacak en çarpıcı örneklerden birisi, ömrü boyunca elleriyle inşa ettiği tek yapısıyla Modern Mimarlık Tarihine bir köy postacısı olarak geçmiş Ferdinand Cheval olmalıdır. Postacının yapısı, Michael Ragon ‘Modern Mimarlık ve Şehircilik Tarihi’ çalışmasında ‘Postacı Cheval’ın “Naif” Mimarisi başlığı altında yer alır. Fransa’nın kırsal yerleşiminde bir köy postacısının yapısının, dönemin en önemli mimarlarının yapıları ile birlikte, onlarla başat değerlendirmesinin sebebini Ragon ilk paragrafında aktarır: “ Köy postacısı Ferdinand Cheval (1836-1924) Charles Garnier’in Paris Operası’nı bitirmesinden dört yıl sonra başladığı aykırı bir eserin yaratıcısıdır. Tıpkı Charles Garnier gibi barokla çok fazla sayıdaki tarzın sentezi olan bir saray inşa etti. Burada Hint ve Yunan tarzı, barok tarzı şato ve Çin tapınağı tarzları mevcuttur. Burası sedef işlemelerin saçıldığı bir mağara ve Pere-Lachaise’in güzelliğini bozmayacak bir cenaze merasimi binasıdır”. Aynı metinde Chavel’in öyküsüne de yer verilir. Köy postacısı kırsal bir peyzajın içinde yürüyerek postalarını taşımaktadır ve kırk üç yaşında yürürken ayağına takılan bir taşın biçimini o kadar tuhaf bulmuştur ki o andan sonra bir duvar ustası olarak mimar olmaya karar vermiş, çevresindeki taşlara daha farklı bakmaya başlamıştır.

Yirmi beş yıl boyunca onlarca kilometre yürüyüş yolundaki hoşuna giden taşları toplamaya ve evinin bahçesinde topladığı taşlarla şaheserini inşa etmeye koyulmuştur. Cheval eserini bitirdiğinde yetmiş yedi yaşındadır. Cheval’in eserinin bu kadar hayranlık verici kılan kendi köyünden çıkmamış bir postacının dünyanın farklı köşelerindeki tapınak ve mimari tarzları, o yerlerde yaşayan hayvanları kendi hayal ürünü imgeleri şekilde ifade edebilmesidir. Yaşadığı dönem itibari ile bir postacının internetin erişim gücü olmadan, gerçekte hiç görmediği yerlere ait biçimleri bu kadar doğru kopyalayabilmesi ancak olağanüstü bir bireysel hayal gücünün ve yaratıcılığın kanıtı olarak kabul edilmektedir. Kendisinin postacı oluşu, dünyanın farklı yerlerindeki mimari yapılara ait basılı bir takım görsellere ulaşmış olabileceği ihtimalini de barındırır.  Diğer taraftan, hayranlık uyandıran başka bir benzerlikte Cheval’ın anıt mezar yapısı ile aynı dönemlerde yaşamış olan Katalan Mimar Antoni Gaudi’nın yapıları arasındaki doğanın organik biçimlerinin yoğun kullanıldığı kendine has bir mimari tarzın benzerliğidir. Fransa ve İspanya arasındaki o dönemdeki seyahat imkânlarını ve basılı bir görsel medyanın, Cheval’a kendisiyle aynı dönemde eser veren Gaudi hakkında bilgilendirme hızına sahip olma olasılığı düşünüldüğünde postacının göstermiş olduğu caba, Gaudi’yi taklit etmek değil, onunla aynı dönemde aynı mimari düşüncede birleşmiş olmak olarak değerlendirilebilmektedir. İşte bu da postacıyı, yaptığı tek bir eserle Modern Mimarlık tarihinde usta bir mimar olan Gaudi ile aynı yaratıcılık payesinde buluşturmaktadır. Diğer taraftan bir modern mimarlık tarihçisinin Cheval’i bir köy postacısı olarak yaşadığı dönemin öncü mimarlarıyla başat bir yere koyabilmesini sağlayan en önemli etmen, günümüzde sahip olduğumuz iletişim teknolojisinin o dönemde bulunmaması, seyahat imkânlarının kısıtlı olmasıdır diye bir söylemde bulunmak da yanlış olmayacaktır.

Sonuçta eğer Cheval günümüzde yaşıyor olsaydı ve aynı yapıyı aynı şekilde yapmış olsaydı, yapısında kullandığı kendi kültürüne yabancı tüm imgeleri, hayal gücünden çok, internettin erişim kapasitesine borçlu olduğunu düşünecek sadece var olan inşaat teknolojisini kullanmadan yapısında göstermiş olduğu bireysel çaba ve el işçiliği sebebiyle bizi etkileyecekti. Uyandıracağı bu etki de günümüzde yaşayan Cheval’ın modern mimarlık tarihine geçmek bir yana belki de sadece yerel bir yetenek olarak anılmasına yetecekti. Günümüz basınında ara sıra rastladığımız, sosyal medyada birkaç gün paylaşıldıktan sonra unutulan, kırsalda yaşayan dahi ressam çoban veya kendi imkanları ile araba tamirhanesinde güneş ışığı ile çalışan araba yapan usta misali. Son günlerde televizyonda sık gördüğümüz bir cep telefonu operatörünün reklamı yerel Cheval-vari yaratımların günümüzde ne kadar olağan olduğunu göstermekte: “Reklam pandemi sürecinde kentten uzaklaşmak isteyen ve Torosların tepesinde yaşamaya karar veren bir adamı konu almakta. Reklamın kahramanı yanında sadece bir inek ile bir dağ başında görülüyor ve çevresindekilerin orada (dağın başı) yalnız yaşayamazsın dediklerini söylüyor. Yalnız değilim ki… diyor kahraman ve iki katlı muhteşem dağ evini telefonundan canlı olarak izlediği ustaların yönlendirmesiyle kendi elleriyle nasıl inşa ettiğini gösteriyor.”

Sonuç yalnız değiliz. Bilişim ve iletişim teknolojilerinin bir birimize bağladığı veri akışının postacı Cheval’a göre inanılmaz hatta hayal bile edilemez bir hızla gerçekleştiği kocaman bir dünyada hep birlikte yaşıyoruz. Reklamdaki kahramanın kendisi ve ineği için neden iki katlı bir dağ evi inşa ettiği hakkında birçok yorumda bulunabiliriz. Ama aslında reklamın iletmek istediği mesaj: Sadece doğru iletişim teknolojisi ile istediğiniz an ihtiyaç duyduğunuz her bilgiye ve her kişiye ulaştığınızda nerde olursanız olun, burası kuş uçmaz bir dağ başı bile olsa, imkânsız olarak görülebilecek her şeyi yapabilirsiniz. İletişim sizi mesafeler ne olursa olsun ihtiyaç duyduğunuz en uzaktaki kişiye-bilgiye ulaştırır.

İnternet öncesinde sadece basılı yayının bulunduğu dönemde bilgiye ulaşmak yoğun bir caba ve maddi kaynak gerektirirken günümüzde her an istemediğiniz kadar bilgi sizi nerede olursanız olun buluyor. Bu çok avantajlı görünen durumun beklenmedik etkilerini de yaşıyor insanlık. Aydınlanma döneminden beri bilgiye aç bir insanlık, günümüzde ‘Veri Mühendisliği’ gibi yeni bilişim alanları ile kontrol edemeyeceği bilgiyle baş etmenin yollarını arıyor. Öte yandan istenildiğinde an, çok az çaba ile ulaşılan bilginin, genç neslin eğitim anlayışını da kökten değiştirdiği, teknolojiyi kullanan değil üreten olma yolunda genç nesillerde yaratıcılığın tüm ülkelerde eşit gelişim göstermediğini de kabul ediyoruz. Bu durumu, “Gelişen Teknoloji Değişen Mekan” başlıklı çalışmasında inceleyen Gezgin ve İralı, “… verdiğimiz genç neslin teknolojinin üreticisi olması örneğini reel bazda,  ülkeler sınıfında değerlendirilmesi oldukça farklı olmaktadır.” ifadesi ile belirtiyorlar. Daha sonra sözlerine devam ediyorlar:  “ Zira üçüncü dünya ülkelerinin gençleri genel itibariyla ara yazılım üreterek (ya da üretimin sonucunda ortaya çıkan sanal emtiadan başka bir emtia yaratarak) ilerken; gelişimlerini tamamlamış ülkelerin gençleri, başka insanların kullanarak kendi üretimlerini gerçekleştirmelerini sağlayacak olan asli yazılımlar üretmektedir. Bu durum sosyal medya platformlarında da geçerlidir. Sonuçta yanlış eğitim yaklaşımı ile bilginin arama motorlarından elde edilmesine alışık bir genç nesil, tasarım probleminin var olan da farklı olanı görme, olağanı olağan dışı kullanma becerisi isteyen yaratıcılık edimini geliştirememekte, kayıt olmamış olanı keşfetmek üzere tasarım düşünme yöntemlerine yabancılaşmaktadır. Kullanıcısını, arama talebine karşı herhangi bir yer sınırı olmaksızın kısaca her yerden, var olan her türlü tasarımın görsel imgelerinin anlık veri bombardımanına tutan medya platformları, farklı olanı yaratma adına cesaret kırıcıdır. Başka bir deyişle yaratma cesareti olmayan bir nesil yetiştirme tehlikesi barındırır.

Cheval yaşadığı dönemde, iletişim teknolojisinin yetersizliği nedeniyle kendi bireysel yaratıcılığını kullanabileceği bir ortamı çok rahat bulmuştur. Yaratıcılıkla ilgili ‘Ormanda devrilen bir ağacın sesini duyan yoksa ağaç gerçekten devrilmiş midir?’ deyişinde orman, yaratıcı eser sunduğunuz disiplinin takip ettiği medya araçlarıdır. Devirdiğiniz ağaç ise tasarım düşüncesinin bireysel yaratıcılık sonucu yarattığı etki ise bu kadar yüksek sesli gürültü içinde duyulabilecek herhangi bir ses getirmeniz Cheval’ın yaşadığı döneme göre çok daha zordur. Ne yaparsanız yapın görsel olarak doygunluğa ulaşmış medyatikleşmiş bir kültürün dikkatini çekecek, etkileyici sesi çıkarmak hatırı sayılır bir meydan okumadır. Bu meydan okumayla mimarlık eğitiminin ilk yıllarında tanışılması, bilinç düzeyine ulaştığı yaştan itibaren bireyin medya araçlarından edindiği mimar kimliğine ve mimariye ait tüm hazır imgelerin klişeleşmiş gölgelerinde başlar.

Öte yandan antik dönemden itibaren matbaanın icadı ile devam eden süreçte tanrısal yaratma gücüne sahip taş duvar ustalığı ile eş değer görülen mimarlığın, Romalı Mimar Vitrivius’un Mimarlık Hakkında On Kitap adlı eseri ile birlikte inşa etmenin uygulamaya dönük pratik yanının dışında kuramsal yönü de keşfedilmiştir. Bu kuramsal alan, kitle iletişim araçlarının geliştiği ortamla birlikte güçlenerek sanat ve tasarımın çok çeşitli disiplinleri ile etkileşimli yeni bir mimarlık kimliği inşa etmiştir. Kültür hayatını oluşturmada mimarlığın pratiğin dışındaki entelektüel temsil biçimleriyle, kimi zaman çok daha ağırlıklı olmak üzere sanatın tüm dallarıyla birlikte varlık kazanmasında hiç şüphesiz 20.yüzyılın kültürel ortamını da tanımlayan kitle iletişim araçları başrol oynamıştır. Mimarlığın maddesel üretim sürecinin ötesinde zihinsel boyutuyla ifade edildiği bu temsil biçimleri eski paydaşları resim, heykel, edebiyat gibi sanat disiplinlerinin yanı sıra grafik tasarımı, sinema ve reklam gibi iletişimin kendi sanat ve tasarım dallarıyla da birlikte dönüşmüştür. Bu dönüşüm ortaklığı, tüm sanat ve tasarım ürünlerinde olduğu gibi mimarlık düşüncesinin aktarımında da insanın biyolojik yapısı dışında sosyal varlığı ile yarattığı iletişim kodlarının yaratıcılığın ortak göstergesi olarak kullanılması ile yeni bir boyuta taşımıştır.

Sonuçta yaratılan maddesel mimarlığın soyut anlatıları ile insanın sosyal bilişinde canlandırdığı madde ötesi imgesi, iletişim araçlarının kendi dil yapısı için de kullandığı kodlama ile izleyenin zihninde aynı noktada buluşarak benzer mesajları iletmektedir. Mimarinin duyularımızın ötesine ulaşan ve zihnimizin anlatıcı benliğinde yaşadığımız yeri bizim için değerli kılan algısal işlevi, Modern Mimari’nin söylemlerini etkileyen Maurice Merleau-Ponty gibi başlıca felsefeciler tarafından fenomolojik olarak el yordamıyla ortaya koyulduğu dönemlerden bu yana, sinir bilim ve bilişim teknolojilerinin 21.yüzyılın başından itibaren empati yeteneğimiz ve deneyimin duyusal işleyişi üzerine gerçekleştirdiği keşiflere,  laboratuvar ortamında deneysel olarak ele alınabilen, epistemolojik, somut bir gerçeklik kazanmıştır. Böylece fenomolojik olarak algının psikolojisi ve sosyoloji ile insan zihninde gerçekleşen fizyolojik sürecini inceleyen biliş biliminin birlikteliğinden doğan sosyal-biliş, başta sanat ve tasarım eserleri olmak üzere,  günlük hayatta insana değer ifade eden sosyal mesajların somut ifadelerini bireyselden evrensel ölçeğe etki derecesine göre değerlendirilmesinde, araştırmaların başvuru disiplini haline gelmiştir. Böylece yakın döneme kadar mimarlığı bilişsel düzeyde yaratıcı kılan madde üstü etkisini araştırabilecek bir laboratuvarın varlığından bile söz edilemezken, sosyal bilişin iletişim kodlarını taşıyan ifadelerle dolup taşan kitle iletişim teknolojilerin yeni medya olarak adlandırılan dijital paylaşım platformları mimarlığın AR-GE (araştırma-geliştirme) laboratuvarları haline dönmüştür.

Kitle iletişim teknolojilerinden önce farklı kültürlerdeki insanları tanımak ve yere bağlı yaşama dair yeni ipuçları elde etmek için mimarlar ülkeler arası seyahat etmek ve sınırlı zaman dilimleri içinde sosyal etkileşimlerde bulunmak zorunda kalmışlardır.  Günümüz mimarının kültür ve insan hakkındaki bilgi dağarcığını genişletmek ve elde ettiği bilişsel kodları biçimlendireceği çevrenin, mekânsal öğelerine yükleyeceği madde üstü yaratıcı tasarım fikrini yakalamak üzere yapmak zorunda olduğu gözlem yeri, kentsel ölçekten mekân ölçeğine, gerçek dünyanın fiziki yaşamından yeni medyanın sanal yaşamına kaymıştır. Mimarin, yaratıcı gözlem gücünü harekete geçirmesi için artık sadece farklı iletişim araçlarının sosyal mecralarında sanal gezintiler yapması tasarımcı gözlem belleğini oluşturmasında büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Böylece her bireyin ait olduğu en küçük sosyal gruptan en büyük sosyal gruba birbirleri arasındaki bağlantıları sağlayan, aynı duygu ve düşüncede birleşmesini sağlayan bilişsel kodların üzerine kurulu sosyal medya platformları, mimarin gözlem yapabileceği araştırma faaliyetini karşılamaktadır.

Ancak mekan algısı, insanın hayatı boyunca belirli yaşam kesitlerini geçirdiği zaman dilimlerinde ve bedensel hareketlerinin kas, kemik-eklem ile tüm duyularının birlikte çevresel olarak edindiği deneyimi oluşturan zihinsel veriler ile oluşmakta ve anlam kazanmaktadır. Ve dış dünyadaki insan yaşantılarına karşı çözümleme yapmakta sosyal medyanın dijital ortamından araştırma laboratuvarı olarak veri elde edebilmesine rağmen, mimar farklı mekânlarda kendine ait yaşanmışlık deneyimleri oluşturmada yine gerçek dünyadaki yerinde görme, yaşayarak öğrenme yöntemlerini asla dışlamamalıdır. Burada altının çizilmesi gereken esas nokta, mimarın kendi iç dünyasının zenginliğini oluşturmada sinema, reklam başta olmak üzere iletişim sanatlarından yararlandığı gibi dijital medya dünyasının iletişim kodları ile birlikte çok daha güçlü bir farkındalığa sahip olarak gerçeği deneyimlemeyebilmesidir.

 

Continue Reading
Yorum Yap

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir